Anasayfa    Hakkımda    Yazılar    Galeri    Yorumlar    Duyurular    Blog    İletişim      
ÖZÜRÜN COĞRAFYASI YOK!



   ÖZÜRÜN COĞRAFYASI YOK!

Özürün coğrafyası yok ama özürlünün şanslısı var. Özürlünün şansını üzerinde yaşadığın coğrafyanın belirlediğini söylemek isterim. Buna birebir tanık oldum Londra’da. Acaba özürlüsüne “bu şekilde” davranan başka bir ülke var mıdır? Hangi şekilde diye sorduğunuzu duyar gibiyim. İşte bu yazının konusu tam da bu! İngiltere’de özürlü olmak nasıldır?

Londra’da sekiz ay boyunca down sendromlu insanlarla çalıştım. Bunların içinde en yakın olduğum Geoffrey’di.Onunla aynı evde, yan yana odalarda yaşadık. Birçok aktiviteye birlikte gittik. Sokaklarda onunla koşturup, onunla eğlendim. Birbirimizi sevdiğimii fark ettim. Şu malum iki kavramdan “sevmek” ve “sevilmek” ten birini seçmek zorunda kalsam her zaman için“sevmekten” yanayım derim.Ne var ki, down sendromlu insanlarla birlikte olduğum sürece onlar tarafından sevilmenin keyfini yaşadım. Güven duydukları noktada karşısındadakini sevmekten, ona yakın durmaktan kendilerini alamıyorlardı. Down sendromlularla ilişki kurmanın yolu öncelikle güvenden geçiyordu. Tümü için geçerliydi bu durum.


Geoffrey,John...Geoff'in doğum günü 25.Aralık.2005


Geoffrey 38 yaşındaydı. Pek çok şeyi kendi başına becerebilen bir çocuk adamdı. Bir adamdı çünkü sevme ve sevilme beklentisiyle karşı cinse ilgi duyan, onlara dokunmaktan keyif alan genç biri. Yataktan kalkar kalmaz her gün aynı şeyleri aynı sıra içinde yapıyordu hiç şaşırmadan... Bu iş sırasında yaptıklarından biri de yetişkin bir adam gibi gazeteye bakmaktı. Gazetenin en özel sayfası onun için güzel ve çıplak hatunların boy gösterdiği sayfaydı.Ben küçük çanı çalana kadar bu sayfalardaki hoş hatunları okşayarak haz arayışını sürdürürdü. Duygusal olarak tamamen yetişkin bir erkek gibi davranıyordu. Küçük çanın sesi onun her an değişen duygu dünyasına geri dönmesi için bir işaretti. Bir başka gözlemim de; Geoffrey'in kızları gördüğü zaman yaşadığı heyecandı. Böylelikle,onlara dokunma isteğini beden diliyle kolaylıkla ifade etmesi mümkün oluyordu. Okuldan çıkma saatinde evin önünden geçen kızları gördüğünde kullandığı beden dili maço bir erkeğin beden diliyle ile neredeyse aynıydı .

Geoffrey gerçek bir çocuktu! Evde kapıları çarparak oynadığımız kovalamacaları dün gibi hatırlıyorum. Kahkalarımızı da elbette! Sokaklarda birbirimizi kovalayarak markete gidişlerimiz görülecek şeydi doğrusu! Geoffrey ile sokaklarda koştururken etraftaki insanların nasıl sevecen baktıklarınıbugün bile hatırlıyorum. Bu aslında genel olarak İngiltere’de özürlülere bakışla ilgili bir ipucuydu.

İngiltere özürlüler için bir cennet. Onların her türlü ihtiyaçları düşünülmüş.Özürlülere yaşamlarını kendi başlarına idare edebilme becerilerini kazandırmanın yanısıra; sevmek, sevilmek, işe yaramak, eğlenmek, gezmek gibi ihtiyaçları dikkate alınarak çok sayıda düzenlemeler yapılmış.


Almanya'dan gelen down sendromlularla beraber Londra'yı gezdik. Backingham Palace'nin önünde


İnsan kendini nasıl değerli hisseder? Elbette işe yaradığını görerek!
Bu gerekçeden hareketle özürlülerin büyük bir çoğunluğu yardım amaçlı kurulmuş mağazalarda çalışıyorlar. Yaptıkları işler becerilerine göre değişiyor.Örneğin Geoffrey çalıştığı mağazada kasanın başına oturur, müşterilerin uzattığı parayı alır kasaya koyardı. Parayı tanımazdı ama yanındaki yardımcısı ona ne yapması gerektiğini söylerdi. O hangi hızda çalışırsa çalışsın, müşteriler dahil herkes saygıyla onun görevini tamamlamasını beklerlerdi.

Geoffrey için işe gittiği günler çok özeldi. İş dışındaki günlerde onu yataktan kazımak çok zor oluyordu.Böyle günlerinde erkenden kalkar ve tam vaktinde hazır olurdu. O günlerde çok bakımlı olurdu diyemeyeceğim. Çünkü Geoffrey çamaşır, pijama dahil tüm giysisini her gün değiştiriyordu. Bu nedenle sürekli bakımlı ve temizdi. Güzel giyimli olmak, yakışıklı görünmek, beğenilmek bizim gibi onun için de önemliydi. Geoffrey en çok işe gitmeyi seviyordu. Sanırım işe yarama duygusu Geoffrey'in kendisini iyi hissetmesine neden oluyordu.

Geoffrey'in çok sayıda ilgi alanları vardı. Sevdiği müzik grupları olduğu gibi izlediği diziler de bulunmaktaydı . Müzik dinleyerek dans etmekten hoşlanıyordu. Kendi odasını ilgi alanlarına göre düzenlemişti. Odası adeta onun mabediydi. Çok az insanın oraya girmesine izin veriyordu. Ben de onun izin verdiği şanslılardan biriydim. Odası genç bir delikanlının yaşadığı ortamdan farklı değildi.Mabedine bakan biri kolay kolay onun down sendromlu olduğunu söyleyemezdi sanırım.Acaba bu uyum onları hayata hazırlayan ortamdan mı kaynaklanıyordu dersiniz?


Almanya'dan gelen down sendromlular ingiliz arkadaşları ile beraber birbirlerini kırk yıldan beri tanıyormuş gibi kaynaşarak çeşitli gösteriler yaptılar.Çok etkileyici idi. Böyle bir atölye çalışmasının içinde olmak benim için de heyecan vericiydi.


Devletin zihinsel ve fiziksel özürlülere sağladığı olanaklar neredeyse sayısız. Gündüz bakım evleri, çiftlikler, yatılı bakım evleri, dahası yemek kursundan thai chi kursuna kadar bir çok organizasyon ya da etkinlik.. Bu organizasyonlar tıkır tıkır aksamadan işliyor. Yatılı bakım evlerinde kalanlar her sabah aynı saatte arabalarla alınır ve yardımcıları eşliğinde kursa, çiftliğe ..artık nerede görev almışsa çalıştığı o yere bırakılırlardı. Bu düzen karşısında çok şaşırdığımı söylemeliyim. Her bir zihinsel özürlüye düşen çalışan sayısı birden fazlaydı. Ben de bunlardan biriydim. Tüm çalışanların özürlülerle ile ilgili öneri ve tespitleri bir dosyada toplanıyordu. Bundaki amaç , belli aralıklarla yapılan toplantılar aracılığıyla özürlünün yaşam kalitesinin artırılmasına yönelikti. Her özürlünün devlet tarafından ödenen bir geliri vardı. İnsanın içinden “ özürlüysen İngiltere’de yaşamalısın” demek geliyor neredeyse. Bizim ülkemizde de benzer şeylerin olmasını istemek çok fazla olmasa gerek.

Tüm özürlülerin eğlence gereksinimleri de düşünülmüştü. Belli aralıklarla gece publarda buluşarak sosyalleşiyor, yeni arkadaşlıklara ve yeni aşklara yelken açıyorlardı. Hemen hemen tanıdığım tüm down sendromluların sevgililerinin olduğunu söylemeliyim. Tümü de toplumun onlara biçtiği role uygun davranıyordu. Kızlar erkek arkadaşlarından pahalı hediyeler beklediklerini söylüyorlardı. Down sendromlu bir çiftle yaşadıklarımdan da söz etmek isterim. Peter ve sevgilisi Ped'i gerçekten tanımanızı isterdim. İlişkilerinde ciddi bir iktidar savaşı vardı. Güçlü olan Ped idi. Ped sürekli olarak Peter’ı uyarır, onu yönlendirmeye çalışırdı.Ped bana göre Peter'in hayatını cehenneme çeviren cadı bir kadındı. Ama ikisi de bu durumdan hoşnut olunca bana da söyleyecek çok fazla birşey kalmıyordu tabii. Gerçekten zihinsel özürlü olup olmadıklarına dair kuşkuya düşerdim.

Onlarla aramda geçen bir konuşmayı paylaşmak isterim. Bu çift evlenmeyi planlıyordu. İkisi de elli yaş civarındaydı.

- Evlendikten sonra çocuk sahibi olmayı düşünüyor musunuz?
- Onun için seks yapmak lazım.
- Siz hiç seks yaptınız mı?
- (Peter çok hızlı bir şekilde) Evet

Bu konuşma oldukça ilginçti benim için. Birlikte yalnız kalmalarına izin verilmiyordu.Toplumun ona erkek olarak yüklediği role uygun bir cevap vermişti. Belki de tüm bunların nedeni özgüvenden kaynaklanıyordu. Kendilerini ifade etmelerine izin veriliyor ve bundan kaçınmamaları için cesaretlendiriliyorlardı. Ayrıca konuştuklarında söyledikleri dikkate alınıyordu. Aslında tüm özürlüler ile kurulan ilişki sadece bakımları üzerinden değildi. Onların bizlerden (!) hiç bir farklarının olmadığı sürekli hatırlatılıyordu İngiltere'de.

Yine küçük bir anı ile devam etmek istiyorum. Özürlüler belli aralıklarla şık giysiler eşliğinde gece klüplerine götürülür. Böyle bir gecede ben kör ve zihinsel özürlü, dahası fiziksel problemi de olan bir özürlüden sorumluydum. Tekerlekli iskemlede oturuyordu. Onunla buluşmak için gitiğimde şıklığına inanamadım. Fuları, saçının jölesi, gömleği herşeyi ama herşeyi tamdı. Yardımcısı klübe giderken ne yapılması gerekiyorsa hepsini yapmıştı.O ise ya çok az şeyin farkındaydı ya da hiç bir şeyden haberi yoktu. Ama unutmadığı bir nokta vardı, insan olduğunun ayırdındaydı! Gece boyunca klüpteki diğer insanlar gibi bira üstüne bira içti. Uzun saatler tekerlekli iskemlesinin üzerinde onunla dans ettim. Tüm bu çaba onun ufacık bir gülümsemesi içindi. Gece boyunca gülerken ağladım, ağlarken güldüm. Ama boğazımda sürekli bir düğüm vardı. Hayatımın en özel gecelerinden biriydi benim için. Özürlü olmak hayatın dışında olmak anlamında değildi İngiltere'de

Araya bir anı girdi ama kaldığım yerden Peter'le devam ediyorum. Peter bir apartmanın dört dairesinden birinde tek başına kalıyordu. Komşuları da kendi gibi down sendromluydu. Onlar arasında komşuluk ilişkileri vardı elbette. Bazen kavga bile ederlerdi. Birbirleri ile barışmak yine onlara düşüyordu. Bu apartmanlarda her zaman onlara destek olan yardımcıları vardı. Bu yardımcılar hayatlarını tek başlarına planlayabilmeleri konusunda onları yönlendiriyorlardı. Şaşırdığım başka bir şeyi de paylaşmak isterim. Okuma yazma bilmemelerine rağmen herkesin dairesine günlük dergi ve magazinler bırakılıyordu. Mutlaka bunun bir nedeni olmalıydı. Hepsinin evinde müzik cdleri, filmler vardı. İngiltere’de özürlü olmak bir eksiklik değildir dercesine!


Sevgili arkadaşlarımla beraber çalıştığımız çifliğimizde...


Ne çok şey var yazacak. Ama biraz daha uzatırsam okuyucularımı kaçırabilirim. Bu nedenle beni çok etkileyen bir anımla son vermek istiyorum yazıma.
Down sendromluları desteklemek için bazı günler çiftliğe çalışmaya gidiyordum. Onlar çiftlikte becerilerine göre değişik işler yapıyorlardı. Onları destekleyen benim gibi pek çok kişi vardı. Ben o gün gözleri görmeyen bir down sendromlu ile çalışıyordum. Birlikte saksılara küçük bitkiler ekiyorduk. Otuz yaşlarındaki sevgili arkadaşımın ellerini toprağa dokundurduğum zaman “happy” “ happy” diye attığı çığlıklar hala kulaklarımda. Bu da yapılan işin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor sanırım.

Özürün coğrafyası yok diye başlamıştım; özürlüyü anlamanın ve ona yardımcı olmanın da sınırları yok kanımca. Yayılması gereken çalışmanın sevgi, hoşgörü ve sabır gerektirdiğini söylemekle noktalıyorum yazımı. Sağlıklı yaşamın bilincinde olmak kimi görevleri de akla getiriyor mutlaka. İşe bu coğrafyayı daha da büyütmekle neden başlamayalım!

2005 LONDRA



752


Yorumlar

Bu yazı için henüz yorum yazılmamış.







“An” dokunulmaz ve uçucudur! An, bu yüzden zamanın en önemli değer ölçütüdür. Fotoğrafın “altın ölçeğinde” ana dokunmak, yaşamın farkında olmakla eş anlamlıdır.

Ahmet Önel


  KÜBA
  KUZEY HİNDİSTAN
  AMERİKA
  AVRUPA
  GÜNEY AMERİKA
  YUNAN ADALARI
  TÜRKİYE'DEN
  EGENİN KIYISINDAN
  BİRKAÇ FİLM ÜZERİNE...
  ORADAN BURADAN
  Galeri
      KÜBA
      ÇOCUK OLMAK
      HİNDİSTAN
      GÜNEY AMERİKA
      AMERİKA
      AVRUPA
      YUNAN ADALARI
      FOÇA
      DOĞADAN
      AYVALIK
      KARS
      MARDİN

© Ekim 2015, GuzinTumer.com